Thursday, April 17, 2014

İktidar ve Muhalefet Bloklarının Rekompozisyonu…

images (3)
İktidar mıknatıs gibidir. Zıt kutuplar birbirini çeker. Aynı kutuplar birbirini iter. Bugün yaşadıklarımız bu mıknatıs metaforuna neredeyse tıpatıp uymaktadır.
AKP’nin RTE kutbu ile F.Gülen kutbu aynı olduğu için birbirini itti ve dolayısıyla iktidar bloğunun bu iki kutbu birbirinden uzaklaştı. Öte yandan, muhalefet bloğu içindeki ulusalcı kutupla Kürt ulusal hareketi kutbu, iktidar bloğuyla zıt oldukları için iktidar bloğuna doğru çekilmektedir. İktidar güçtür. Güç, hem çeker, hem de iter.
Bu kutupları ve buradan hareketle oluşan yeni bloklaşmaları tahlil etmeye çalışalım.
Başını D.Perinçek ve İP’in çektiği ulusalcı kutbun muhalefet bloğundan ayrılarak iktidar bloğunun çekim gücüne girdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu konuda ilk adımı, Başbakan’ın “inlerine gireceğiz” söylemini yankılayan D. Perinçek ve İP verdi. Bu girişimin ardından CHP içindeki ulusalcı kesim harekete geçti. “CHP bizim” diye bir hareket başlattılar ve Kılıçdaroğlu’nun şahsında temsil edilen bugünkü CHP yönetimine ağır bir saldırıya giriştiler. Söyledikleri özetle şuydu: Kılıçdaroğlu ekibi, seçimlerde F. Gülen’le ve Cemaatle işbirliğine girmişti, CHP’nin son seçimdeki başarısızlığının ardında bu yatmaktaydı. CHP içindeki ulusalcılar, D. Perinçek kadar ileri gidip AKP ile aynı mevzilere girmeye çalışacaklar mı, bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz ama şu kadarını net bir şekilde söyleyebiliriz ki, CHP yönetimini Cemaatle işbirliği ile suçlamak, otomatikman bugünkü AKP yönetimine yaklaşmak anlamına gelmektedir. Çünkü şu aktüel durumda en sıcak savaş AKP ile eski iktidar bloğu arasında değil, eski iktidar bloğunun iki ana unsuru olan AKP ile Cemaat arasında cereyan etmektedir. Bu savaşta Cemaati esas hedef alan, ister istemez AKP’nin merkezini oluşturduğu iktidar bloğunun saflarına doğru hareketlenmiş demektir.

Tuhaftır ki, bir başka uçtan iktidar bloğuna doğru hareketlenmiş ve ona epeyce yaklaşmış olan bir diğer hareket de Kürt ulusal hareketidir ve bu hareket, iktidar bloğunun diğer ucuna yaklaşmakta olan ulusalcılara en uzak konumdadır. Kısacası, Türk ulusalcılarıyla Kürt ulusalcıları neredeyse birbirini bir kaşık suda boğacak ölçüde zıt konumdadırlar, ancak biri mıknatısın (iktidarın) bir ucuna yapışırken diğeri de diğer ucuna yapışmış bulunmaktadır.
Sorun, AKP iktidarının bu iki zıt unsuru kendi iktidar bloğuna nasıl eklemleyeceği ya da eklemleyip eklemleyemeyeceğidir. Elbette bu, iktidar bloğunun sorunudur. Bizi esas ilgilendiren, muhalefet bloğunun durumu ve bloğun alacağı tutumdur. Çünkü Cumhurbaşkanlığı seçimlerine az kalmıştır.
Bugün muhalefet bloğunun ana unsurları şunlardır: 1. CHP (şu somut koşullarda muhalefet bloğunun merkezi konumundadır); 2. MHP (muhalefet bloğunun en sağ kanadını oluşturmaktadır); 3. F. Gülen ya da Cemaat (muhalefet bloğunun yeni sağcı bileşenidir); 4. Sol (muhalefet bloğunun içinde ayrıksı ve çok parçalı bir görüntüsü vardır ama son tahlilde bir bütün olarak muhalefet bloğunun içinde görülmelidir; hatta Gezi hareketiyle ve anarşist hareketle birlikte bu bloğun esas canlı dokusunu oluşturmaktadır).
Muhalefet bloğunun esas sorunu, tutarlı bir muhalefet platformundan yoksun olmasıdır, çünkü içinde çok sayıda birbiriyle uyumsuz öğe barındırmaktadır ve daha da kötüsü, bu bloğun merkezini oluşturan CHP yönetimi, tutarlı politikalar izlemek yerine “tutarlı” bir dengeciliği kendine esas almış görünmektedir. Yani “merkez”in, bırakın tutarlı politikaları, iktidarı şu ya da bu yoldan yıpratmak dışında genelde politikaları yoktur ve dolayısıyla tamamen muhalefet bloğunun ya da CHP’nin içindeki güçlerin dayatmalarına ve dengelerine göre bir yol izlemektedir. Öyle olunca da, iktidar bloğunun kendi içinde tutarlı politik saldırılarına karşı tamamen o andaki dengelerin ürünü olan tutarsızlıklarla ya da bazen iktidardan bile sağa kayan politikalarla cevap vermektedir ki, bu, muhalefet bloğunun en büyük zaafını oluşturmaktadır.
Bunun tipik örneği, muhalefet bloğunun Kürt sorununda takındığı tutumdur. MHP’nin bu konudaki reaksiyoner tutumu bilinmektedir. Muhalefet bloğunun yeni bileşeni Cemaatin uzak ve yakın geçmişte bu konuda çok olumsuz tutumlar takındığı ve üç yıl önceki KCK tutuklamalarında başı çektiği de bilinmektedir. CHP ise, bugüne kadar ulusalcı kanadının ağırlığı ve ısrarlarıyla Kürt sorununda neredeyse hiçbir olumlu adım atmamış, sonuçta Kürt ulusal hareketini iktidar bloğunun bu konuda rahatça manevra yapacağı bir alana neredeyse kendi elleriyle teslim etmiştir. Muhalefet bloğunun bu konudaki en olumlu unsuru soldur, ancak solun bir kısmı, Kürt ulusal hareketine olumlu yanıt vereceğim derken bazı kısımlarını HDP’ye kaptırmış, dolayısıyla solun bir bölümü, örneğin YSGP, DSİP, EMEP gibi partiler, HDP ile birlikte iktidar bloğuna doğru kaymaya başlamıştır. Kürt meselesinde görece olumlu bir noktada olan solun geri kalan kısmı ise, ne yazık ki, salt politik arenayı dikkate alırsak, bu konuda muhalefet bloğunun yönelimini belirleyecek güçte ve etkide değildir.
Bu manzara bize neyi gösteriyor? Belki yazdıklarım karamsar bulunacak ama bu manzara, iktidar bloğunun güçlendiğini, muhalefet bloğunun hem güç kaybettiğini, hem de muhalefet bloğu teknesinin Kürt sorununda iyice sağa doğru yattığını ve kısa vadede bu durumu değiştirecek ağırlıklardan yoksun olduğunu gösteriyor.
Kısaca yeniden belirteyim: İktidar bloğu, henüz bloğun bileşeni haline getiremese de Türk ve Kürt ulusalcılığını kendine çekmektedir. Elbette bu iki zıt unsuru kendine doğru çekiyor olmak iktidar bloğunun merkezini (yani AKP’yi) bileşenleri bir arada tutmakta epey zorlayacaktır ama şu anda böyle bir çekim merkezinin varlığını soğukkanlılıkla saptamamız gerekir.
Muhalefet bloğu, henüz tamamen olmasa da ulusalcı bileşenini karşı tarafa kaptırmak üzeredir. Daha da vahimi, Kürt ulusal hareketi her geçen gün iktidar bloğuna daha çok yaklaşmakta ve angaje hale gelmektedir. Dahası, Kürt ulusal hareketi iktidar bloğuna kayarken peşinden, geleneksel olarak muhalif olan bir kısım sol örgütü de sürüklemektedir.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine böyle bir rekompozisyon ortamında gidilmektedir. Eğer muhalefet bloğu Kürt sorunundaki saplantılarından kurtulan büyük bir atak yapamazsa Recep Tayyip Erdoğan, Kürt ulusal hareketinin desteğiyle Cumhurbaşkanı seçilecektir.
Hadi bu yazıda bunun Kürt ulusal hareketine getireceği büyük utancın ve prestij kaybının üzerinde durmayayım.

Gün Zileli

Friday, April 11, 2014

“Bir insanı öldüren, tüm insanlığı öldürmüş olur”

 
 Bırak İhvan’ı, Chucky’nin canı bize emanet!
Ceyda Karan ceydak22@gmail.com
 11 Nisan 2014 Cuma
 “Bir insanı öldüren, tüm insanlığı öldürmüş olur” diye yazılmış kutsal kitaplarda... 
Tekrar tekrar dile getirilir, özellikle de dini benimsetmeye çalışan programlarda. Sonra uygulamalara bakarsınız, bir de ne görürsünüz, idam cezaları tariflice anlatılmış. Mesela recm, hani cemaatin toplanıp taşlaya taşlaya insan öldürmesi yahut Suudi Arabistan’da kılıçla kelle indirmek... İran’da daha ‘teknolojik uygulamalar’ var, vince asıyorlar, ama illa ki cemaat de izliyor. Sanki sirk izlermiş gibi!..

 Bizim gibi sözde demokratik ülkelerde darbe süreçleri dışında pek resmî idama rastlanmadı, en azından son 40 yılda... Biz işimizi biliriz, idam yerine ‘yargısız infaz’da epey ‘başarılara’ imza atmış bir gizli polis, devlet teşkilatımız oldu. Bunlara mütedeyyin aydınlarımızın fazla ses çıkardığını da işitmedik.

Bugünlerde ise iki lafından biri din, iman olanları bir ‘idam cezası karşıtlığı’ sardı ki sormayın! Demokratlara, sosyal demokratlara, liberallere, sosyalistlere Mısır’da darbeci yönetimin yargısının 529 kişiye yönelik idam kararının hesabını sormaya kalkışıyorlar. Sanki karşı çıkmıyorlarmış gibi! CHP’li birçok vekil idam kararını kınayıp AKP’nin önce nazlandığı bildirinin yayınlanmasına öncülük etmişken, demagojiye de başvuruyorlar. Neymiş, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in yenilgisinden CHP haz duymuş.

Sanırsınız asıl dertleri insan canı! Ya zekâ noksanlıklarına vermek gerek, ya hinliklerine... Zira herhalde bu ülkede idam cezalarına karşı çıkanların yüzde 99,9’u namuslu sosyalistler, liberaller ve demokratlardır. Kalanı da aslında çoğu ‘adalet’ dendi mi, kol kesmeye, kafa koparmaya, recme belki de içten içe heveslidirler de, çağın ruhu icabı susarlar. İdam cezasına, yani insan canının geri dönüşü olmayacak şekilde devlet eliyle alınıp cinayet işlenmesine ilkesel olarak itiraz etmekle alakaları yoktur yani.

Mesela içlerinden bir zıpçıktı çıkmış, Kars’taki çocuk cinayetinden sonra buyurmuştu; “Bunu kim yaptıysa gebertilmeli” diye... Bu ‘gebertme’ merakını Twitter’da parayla tutulmuş Aktrollerin ‘geberberkin’ hachtag’lerinden de anımsıyoruz. Bunların Suud koyun gibi insan boğazlarken, İran insanları vince asarken, idam cezasına karşı kampanya yaptıkları filan görülmemiştir. Anlaşıldığı üzere bu kesim için ‘kendisinden olmayan insanın bir değeri yoktur’.

Bu ülkenin demokratlarının, liberallerinin, sosyalistlerinin, komünistlerinin, anarşistlerinin ve tüm namuslu insanlarının bunlara verilecek hiçbir hesabı olamaz. Bir, zaten Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri idama karşı duran, yargısız infazları ortaya çıkartan, bunun için ölümü göze alan hep onlar oldu. İki, Kürtleri satırla doğrayan, laik aydınları domuz bağıyla öldüren Hizbullah’a bile ses çıkartmayanların kimler olduğu ise herkesin malumu.

İnsan olduğum için son kez tekrar edeyim. Mısır’da askerî darbe sonrası çatışmalarda şiddete başvurdukları, cinayet işledikleri ithamıyla 529 insanın iki günde jet hızıyla yargılanıp idama çarptırılmasına en şiddetli biçimde kınar, karşı dururum. Onları siyaseten savunmak gibi bir zorunluluğum hiç yoktur ama içlerinde cinayet işleyen olmuşsa bile idam edilmelerine onay vermem.

Bizler idama okuma yazma öğrendiğimiz günden bu yana karşı çıktık. İster el-Kaideci Chucky (hani jandarma öldürdüğü için sevaba girdiğini sanan zat) için olsun, ister mezhepçi Müslüman Kardeşler için... Bizim için insan hayatını ister seküler, ister ruhani hiçbir otorite alamaz. Bu hümanizmin, bu özgürlükçülüğün bakış açısıdır. Bu yüzden Mısır darbesinin arkasındaki Suud’un bozuk atmasından etkilenmeyiz. Hesap soracaklarsa, meydanlarda dün esip köpürürken, bugün el Kadı’nın ikazları sonrası ‘kısık sesle şov yapıp’ topu ‘sivil toplum örgütlerine’ atanlardan sorsunlar.
ceydak22@gmail.com
Twitter: @ceydak

Thursday, April 10, 2014

Sarin gazı pis kokuyor

 
T24 Yazarı
  • Tarih
Şu sarin gazı muammasını, yazıyı dipnotlara, alıntı kaynaklarına boğmadan bir toparlayalım mı?
Böyle yapalım çünkü benim burnuma  pis kokular geliyor.
Sanırım size de geliyordur…
Şimdi…
30 Mayıs 2013’de Adana’da 12 kişi 2 kilo sarin gazıyla yakalandı. Haber fena patladı. Yakalananlardan 5’nin El Kaide militanı oldukları için tutuklandıkları yazıldı.
Gazeteler bununla da yetinmediler. Sarin gazının 20 Mart 1995’de Japonya’da Aum Şinrikyo adlı kökten dinci bir mezhep tarafından metro istasyonlarında kullanıldığını, 12 kişinin öldüğünü, 6 binden çok kişinin yaralandığını, yaşamboyu sakat kalacakların sayısının 700’ü aştığını hatırlattılar ve orada kullanılan sarin gazının toplam 2,5 kilo olduğunun altını çizdiler.
Haber patladı patlamasına. Ama aynı hızla söndü de. Yakalanan 12 uğursuzdan 5’i tutuklandı. Bir süre sonra sessiz sedasız tahliye edildiler. Elebaşıları Haytam Kassab adlı (Bu adı aklınızda tutun) El Nusra üyesiydi. O da tahliye edildi ve hiç vakit geçirmeden yeniden geldiği yere, Suriye’ye tüydü.
2 kilo sarin gazı ve o gazla yakalanan, tutuklanan ve  sessiz sedasız tahliye ediliveren El Nusra militanları “olayı” toplumsal belleğin derinliklerine itildi ve unutuldu…
Esrarengiz “Adana olayı”ndan sadece 42 gün sonra 21 Ağustos 2013’de Şam’ın Doğu Guta banliyosunda sarin gazı kullanıldı. Aralarında çok sayıda çocuk bulunan 1100 sivil öldü.
Fatura önce Baas rejimine kesildi. ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinden ardarda Esad rejimine ağır suçlamalar yöneltildi. Tabii AKP tepelerinden gelen suçlama filan değil, “Derhal askeri harekât başlamalı” oldu.
Ancak ilerleyen gün ve haftalarda BM uzmanları sarin gazını atan füzelerin menzilini, kullanılan sarin gazının özelliklerini incelediler. Sonuç farklıydı. Füzelerin menzili, onların rejim karşıtı kökten dinci terör örgütlerinin egemen olduğu bölgeden atıldığını gösteriyordu ve Suriye’nin silah envanterindeki sarin gazı Rusya’dan ithal edilmişti. Oysa kullanılan sarin gazı batı kaynaklıydı. 
ABD ve AB ülkeleri frene bastı. Suriye’ye karşı askeri bir harekât yerine Rusya’nın önerdiği “Suriye’yi kimyasal silahlardan arındırma” önerisi ağır bastı ve uygulamaya kondu.
Tayyip Erdoğan ve tayfasının ABD desteğinde Suriye’ye dalma  hevesi kursaklarında kalmıştı.
Reyhanlı’da 50’yi aşkın yurttaşımızın canına mâlolan patlamayı, Niğde yolunda yakalanan El Kaide teröristlerini, MİT’in yolladığı ve aranması inatla engellenen “insani yardım(!) taşıyan TIR’ları saymıyorum bile. Sadece sarin gazı eksenli olayları sıralamakla yetiniyorum.
*    *    *
Ve Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersch birkaç gün önce bir bomba patlattı:  Ağustos 2013’deki sarin gazı saldırısın El Nusra yapmıştı. El Nusra’nın sarin gazı üretim ve kullanım sorumlusu Haytam Kassab’tı ve Kassap sarin gazını Türkiye’den sağlamıştı. MİT istihbarat hizmeti vermiş; jandarma da kamyonlarla gazı Halep yakınlarına taşımıştı. Sonrası da Haytam Kassap ve adamlarına kalmıştı.
Ne Amerika, ne Türkiye Hersch’ín haberini yeri göğü birbirine katmacasına yalanlamadılar. Dışişleri bakanlıkları üstünden kuru bir diplomatik dille “Gerçeği yansıtmamaktadır” diye bir şeyler mırıldandılar.
Hersch bu tutumu gülerek değerlendirdi: “Başka ne yapabilirlerdi? Elimde hatta şu anda önümde duran istihbarat belgesine yok demek kolay mı?”
*    *    *
Çoğunuzun -belki hepinizin- bildiklerini şöyle bir sıralamakla yetindim.
Şu anda Türkiye medyasında gerçeği araştırmak yerine 70 yılı geride bırakmış bir medya çınarını, Seymour Hersch’i itibarsızlaştırma yazıları okuyor, haberleri seyrediyoruz.
Seymour Hersch Pulitzer ödüllü bir gazeteci. Amerikan  savaş tarihinin en kara lekesi, Vietnam’daki Mai Lai cankırımını ortaya çıkaran oydu. Ortadoğu üstüne önce inkâr edilen, sonra doğruluğu kanıtlanan pek çok haberin altında onun imzası var. Tek bir haber için aylarca çalışmasıyla ünlü.
Yani onu itibarsızlaştırmaya çalışanları itibarsızlaştıracak bir meslek geçmişinden söz ediyorum.
Pulitzer ödülü, bizdeki “Nalburlar Derneği”nin ya da Kuru Gıda Toplancıları Birliğinin “yılın gazetecisi” ödülüne benzemez. Pulitzer ödüllü bir gazeteci ortaya bir haber koyduysa, o haber ciddidir.
Peki Suriye’deki sarin gazı kitlesel cinayeti haberi doğruysa katiller ve destekçileri susarak suçlarını geçiştirebilirler mi ?
Son günlerdeki sessizlik size “manidar” gelmiyor mu ?
Burnuma pis kokular geliyor deyişim işte tam da bundan…
Gün ola harman ola…
 

Tuesday, April 8, 2014

Sıradan bir politikacının, padişah olma öyküsü

8 Nisan 2014 Salı

Son okuduğum kitap, Antonia Fraser'in Cromwell biyografisi. 750 sayfa. Sıradan bir taşra politikacısının yükselip, diktatör ve padişah olma öyküsü.

Birkaç gözlem.

1- Devlet yönetmek biraz sanat, ama daha çok bilim, objektif şartları var. Maksat, otoriteyi kurmak ve korumak olunca, çok da fazla seçeneğin yok, belli bir yola giriyorsun. Hayalperest devrim fikirleriyle de başlasan, sonunda I. Charles'tan çok da farkın olmayan bir yere geliyorsun. Bkz: Napolyon. Bkz: Atatürk ve Abdülhamid

2- Devrim, otoritenin çöktüğü yer. Alışılmış otorite çökünce, yenisini inşa etmek kolay iş değil. Her kafadan bir ses çıkar, sesini duyuramazsın. Duyurman -ve çoğu zaman kelleni koruman- için elinde sağlam, sadık ve silahlı bir güç olması lazım. Lenin'inki, Bolşevik Parti idi. Cromwell'inki, New Model Army.
     Kariyerinin dönüm noktası, 1648'de Putney'deki Ordu Konseyi. Çığırından çıkma eğilimi gösteren bir ortamda, ordunun en radikal taleplerine destek vermiş. Sonra adım adım aşırı unsurları temizlemiş, orduyu kendi iktidarının sakin ve muhafazakar bir aracına dönüştürmüş. (Ama sonuna dek, orduya gebe kalmış. 1657'de taç ve hanedan projesinden, ordudaki yoldaşlarının itirazı nedeniyle vazgeçmek zorunda kalmış.)

3- Siyasette din, tarihin her çağında sahtekarlık unsuru. Üstelik, gözü olan herkes bunu görmüş. Fransa elçisi raporunda "hypocrite" deyip, geçmiş. (Ki, raporun muhatabı başvekil Mazarin de sonuçta kardinaldir.) Halk şairleri, Püritenlerin din bezirganlığıyla dalga geçmiş. Buna rağmen, halk nezdinde dini şarlatanlığın çağlar boyunca etkisini yitirmemesi, şaşırtıcı.
    Belki de oyunu riskli oynayan Lider'in, etrafındaki akil adamları baypas edip, halka gitmesinin yoludur. Gözlerini belertip, "Allah (cc) öyle emretti." dedin mi, nazırlarına elbette susmak düşer. Ahali de bunu bilir, hisseder, Allah'ın emrettiğine inandığından değil; nazırların ezilmesi hoşuna gittiğinden, sana inanmış görünür.

4- Büyük adamların kariyerinde belirleyici unsur: Şans. Büyük işler yapmak için, büyük riskler almak lazım. Objektif olarak bakarsan, bunların çoğu yanlış politikadır; yani kaybetme ihtimali, kazanma ihtimalinden büyüktür. O yüzden Lider'in çevresindeki akil adamlar her zaman "Abi etme, yapma, vazgeç" diye didinirler.Mantık ve ihtimal hesabı açısından onlar haklıdır. Ama tarih, kumar oynayıp kaybedenleri yazmaz ki! Marston Moor'da veya Naseby'de zar öbür türlü gelseydi, bugün Cromwell adını kaç kişi duymuş olurdu?

     Bundan iki sonuç çıkaralım.
     -Büyük Adam'ın etrafında bir süre sonra akil kimse kalmaz, şakşakçılar ile çanak yalayanlar kalır. Kaçınılmaz bir süreçtir. Tanım icabı, Büyük Adam = aklın sesine kulak asmayan adam
     -Zar aleyhte gelirse, bittin. Ama akil adamların itirazlarına rağmen zarı atıp, tutturursan; "Allah benimle" duygusuna kapılman, kaçınılmaz bir şey. Ondan sonra artık kimse seni durduramaz. Her başarıdan sonra, seni frenlemeye çalışan akil adamları biraz daha hor görmeye başlarsın.
     Yani, bir kere Büyük Adamlık kariyerine girdin mi, geri dönmek zor. Her rauntta oyunu büyütmek zorundasın, ta ki ayağın sürçünceye kadar.

     Büyük İskender dünyayı fethetmeye çıktığında, etrafındaki aklı başında adamlar, ne öğüt vermişlerdi sizce?

Monday, April 7, 2014

Türkiye'nin milli Enver Hoca'sı...

  • Tarih
'Kişisel çıkarı o gün neyi emrediyor ise pişkince onu savunan bir siyasetçinin belki de söyledikleri görmezden gelmek gerek...'
T24
Mehmet Altan*
İktidar dönemi uzadıkça Tayyip Erdoğan’ın “şahsi çıkarının ” her şeyin önünde olduğunu her gün biraz daha ürkütücü örneklerle görüyoruz.
Bugünkü çıkarı için daha önce söylemiş olduklarını, vaatlerini, yaptıklarını inkar etmekten kaçınmıyor. Üstelik daha çok yakın geçmişte söyledikleri ne kadar doğru ve iyiyse, şimdi söyledikleri ve yaptıkları da o kadar kötü.
“Kupon arazilerin” cazibesine kapıldığından beri kötülükler ve çarpıtmalar denizinde pupa yelken gidiyor.
Örneğin, 17 Temmuz 2011’de resmi gazetede yayınlanan “hükümet programında”  şu vaatte bulunuyordu:

“Avrupa Birliği üyeliğini her şeyden öte ülkemizde temel hakların kurumsallaşması ve demokrasinin derinleşmesi olarak görüyoruz. Demokratikleşme yolunda attığımız adımlara yenileri ile devam edeceğiz. Bu çerçevede, mevzuatımızda yer alan tüm antidemokratik hükümleri tarayarak ortaya çıkaracağız. Tespit edilen hükümleri statüsüne göre Meclisimizin iradesi veya idarenin ikincil düzenlemeleri ile ortadan kaldıracağız. “
Üç yıl sonra ise seçim bildirgesi ve hükümet programındaki vaatleri buruşturup çöpe atarak, “Bu Twitterlarmvitırlarfalan var ya şimdi mahkeme kararı çıktı, Twitter falan hepsinin kökünü kazıyacağız. Efendim işte uluslararası camia şöyle der, böyle der, hiç beni ilgilendirmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin gücünü görecekler” demekten çekinmiyor.
Dahası da var…
Anayasa Mahkemesi, Twitter'a erişimin engellenmesiyle ilgili yapılan başvuruları değerlendirerek, "Başvurucuların Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine" hükmedip,“mahkeme kararlarını aşan ve milyonlarca kullanıcısı bulunan bir sosyal medya ağı olan twitter.com sitesine erişimin tamamen engellenmesini öngören işlemin kanuni dayanağının bulunmadığı ve bu sosyal paylaşım sitesine erişimin kanuni dayanağı olmaksızın ve sınırları belirsiz bir yasaklama kararı ile engellenmesinin demokratik toplumların en temel değerlerinden biri olan ifade özgürlüğüne ağır bir müdahale oluşturduğu açıktır" demesi  karşısında Erdoğan’ın söyledikleri de şunlar:
“Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara uymak durumundayız. Ama saygı duymak zorunda değilim. Bu karar saygı duymuyorum. Şu anda alınmış olan bu karar, birincil mahkemelere müracaat edilmeden, hukuk yolları tüketilmeden AYM’ye götürmüştür. AYM’nin bunu reddetmesi gerekirdi bu bir.
İkincisi özgürlükler yaklaşımını doğru bulmuyorum. Zira bu ticari şirkettir. Sadece Twitter değil, YouTubeda, Facebook da ticari şirkettir. Bunun ürününü alıp almamak herkesin tasarrufundadır. Bunun özgürlükle alakası yok. Özgürlük noktasında temel haklar noktasında AYM’de bunca bekleyen dosyalar varken, iki gün önce AYM’nin direkt kendilerine başvurmak suretiyle böyle bir karar almasını ben doğrusu milli bulmuyorum. Bunun yanında ABD’li şirketin savunması yapılırken, bizim milli, ahlaki her türlü değerlerimiz bir kenara konuluyor."
Demokrasiden,hukuktan,anayasadan,tutarlılıktan,mantıktan  ve verdiği sözlerden ne kadar uzaklaştığını bu sözler de ortaya koyuyor zaten.
Kişisel çıkarı o gün neyi emrediyor ise pişkince onu savunan bir siyasetçinin belki de söyledikleri görmezden gelmek gerek... Ne var ki hukuku dinlemeyerek gayri meşru konumunu her gün pekiştirip derinleştiren Erdoğan başbakanlık koltuğunda oturuyor,söyledikleri ve yaptıkları bütün toplumu etkiliyor.
O yüzden bu demagojik saçmalıklar konusunda yazmak zorunluluğuyla karşılaşıyorsunuz.
Mesela, Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünü hem de  hiç bir mahkeme kararı olmadan ihlal etmesine set çeken  Anayasa Mahkemesi’ni  “ABD’li şirketin çıkarlarını savunan,gayri milli bir anayasal kurum” olarak gösterecek kadar kaba ve ürkütücü  bir  demagojiyi büyüteç altına almak durumunda kalıyorsunuz.

Tartışılan, ifade özgürlüğü…
Başbakan’ın söz ettiği ise  “millilik-gayrımillilik.”
Bu iki kavram arasında hiçbir ilişki yoktur.
“Twitter”da özgürce fikirlerini söylemekle“millilik” kavramını birbirine vurdurduğunuzda ortaya saçma sapan bir demagojiden başka bir şey çıkmaz.

Böylesine utanmazca bir çarpıtmaya girişen adamın mantıki tutarsızlığını bir yana bırakalım da “milliliğe” böylesine önem veren bu başbakan ne kadar “milli” davranmış bir de ona bakalım. Acaba daha önce kendi “millilik” ölçüsüne ne kadar uymuş, onu görelim.
“İfade özgürlüğünü” savunmayı,“gayrı milli” şirketlerin çıkarlarını savunmakla eşdeğer tutan, hukuka bile “millilik- gayrı millilik” açısından bakan bu başbakan, “gayrı milli” şirketlerle ilgili ne yapmış kendi iktidarında diye merak etmez misiniz ?
Şayet ederseniz hemen söyleyelim, Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların ülkelerine aktardıkları kâr transferi, 2002 yılında 401 milyon dolar iken, 2012 yılında 2,6 milyar dolar olarak gerçekleşmiş, 2013 yılında 4 milyar dolara yükselmiş.
AKP’nin iktidarda olduğu 11 yılda “gayrımilli” şirketlere 10 kat artan bir kâr transferi söz konusu olmuş.
Bunu gerçekleştiren adam, Anayasa Mahkemesi’ni “gayrımilli” olmakla, “yabancı şirketlerin çıkarlarını korumakla” suçlayan adam.

Ya özelleştirme,onları ne yapacağız ?
Yabancı sermayenin özelleştirilen “milli” şirketleri alması nedeniyle   mahkemelerce verilen iptal kararları hakkında Başbakan o zamanlar yargıya söylemediğini bırakmıyordu.
Twitter tartışmasına kadar “özelleştirme” bağlamında yabancı sermaye baş tacıydı…
İfade özgürlüğünü yok eden bir karar bozulunca,Anayasa Mahkemesi  Amerikan şirketini savunan “gayrı milli bir kurum” haline geliverdi…

Halbuki özelleştirme uygulamalarına ilk defa 1986 yılında başlayan Türkiye, 24 yılda 39 milyar 600 milyon 581 bin dolarlık özelleştirme yaptı. Bunun 30 milyar 734 milyon dolarlık bölümü 7.5 yıllık AKP iktidarında gerçekleştirildi.
58, 59 ve 60’ıncı hükümet döneminde yapılan özelleştirmelerin toplam içindeki payı yüzde 77.6 oldu.
Başbakan Erdoğan’ın hükümeti,  “milli” şirketleri “gayrımilli” kuruluşlara satarken bir “millilik” sorunu yok ama Anayasa Mahkemesi “ifade özgürlüğünü” savunup Twitter yasağını kaldırınca “millilik” sorunu var.
Utanma kalmayınca demagojide ve çarpıtmada sınır tanınmıyor.

Tayyip Erdoğan  faşizan bir sistemin alt yapısını “millilik” üzerine  kurup,evrensel temel hak ve özgürlükleri de  “gayrı milli”  ilan etme hoyratlığını fütursuzca sürdürme gayreti içinde olacak ise Türkiye’yi tümden dünyaya da kapamayı denemelidir.
Aynı Enver Hoca gibi…
Kırk yıl demir yumrukla Arnavutluk’u yöneten Enver Hoca,  tüm ülkelerle ilişkilerini keserek kendine yetme politikası izledi. Yani  “milli” olmanın şahını uyguladı ama traktörü bile zor imal etti.
Ama  Ankara için belki de daha cazip yanı ise Enver Hoca’nın iktidara geldiği ilk günden ölümüne kadar geçen sürede muhaliflerini tesirsiz hale getirmek, onların yaşam haklarını ellerinden almak için uyguladığı yöntem olabilir…

Enver Hoca muhalifleri düşman hesabına çalışan ajan, yani “hain” olarak niteledi ve bu insanları en ağır şekilde cezalandırdı.
Bugün Türkiye’de, geçmişteki bütün sözlerini unutarak “ifade özgürlüğünü” savunmayı bile “gayrı milli” bulan, kendi hukuksuzluklarına karşı çıkan herkesi “hain” ilan etmeye çalışan siyasi bir iktidar var.
2011’de Avrupa Birliği diyen iktidar, gide gide 2014’de Arnavutluk’a vardı...
Ama altmış yıl önceki Arnavutluk’a.

Bu gidişle de başka yere varamazdı zaten.

Sunday, April 6, 2014

‘Suriye’deki sarin gazı saldırısını Erdoğan’ın bilgisi dahilinde Türkiye yaptırdı’

Suriye’nin Doğu Guta bölgesinde 21 Ağustos 2013′te Guta’da düzenlenen sarin gazı saldırısının, bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dahilinde Türkiye tarafından yaptırıldığı ileri sürüldü. İddiaya göre Amerikalılar, bu ‘acı gerçeği’ son anda öğrenip saldırıdan sorumlu tutulan Suriye hükümetine karşı harekat düzenlemekten vazgeçti ve ‘felaket sonuçlar’ doğuracağı için gizli tuttu
sarin-suriye
Aylar süren araştırmaya dayanıyor
London Review of Books’ta Amerikalı gazeteci Seymour Hersh imzasıyla yayınlanan haber-analiz, kilit görevlerdeki ABD istihbarat ve savunma yetkilileriyle yapılan görüşmelere dayanmakla birlikte aylarca süren bir araştırma sonucunda oluşturuldu.
Kadın ve çocuk fotoğraflarıyla duyurulmuştu
21 Ağustos’ta Suriye’nin başkenti Şam yakınlarındaki Guta banliyösünde gerçekleştirilen sarin gazlı saldırıda yüzlerce insan hayatını kaybetmiş; saldırı sonrasına ilişkin bebek ve kadın cesetlerinin fotoğraflara dünyayı ayağı kaldırmıştı. Türkiye derhal Suriye’ye askeri müdahale çağrısında bulunmuş; ABD yönetimi kimyasal silah kullanılması ‘kırmızı çizgi’sinin ihlal edildiğini bildirerek Suriye’ye karşı askeri harekat için düğmeye basmıştı. Ancak tüm dünya ABD ve NATO bombardımanın eli kulağında diye düşünürken ABD Başkanı Barack Obama, Kongre’ye başvurma kararı alıp harekatı ertelemiş, Rusya’nın arabulucuğuyla Suriye yönetimi kimyasal silah stokunu eritme sözü verince de iptal etmişti.
‘El Nusra’ya malzemeyi de parayı da Erdoğan verdi’
Seymour Hersh’ün haber-analizden çıkan sonuç ise bambaşka. Buna göre söz konusu harekattan vazgeçilmesinin nedeni, sarin gazı saldırısının Suriye rejimi tarafından değil, cihadçı muhalif gruplardan El Nusra Cephesi tarafından yapıldığının anlaşılmasıydı. Çok daha önemlisi, El Nusra Cephesi’ne malzeme sağlayan da, eğitim veren de Türkiye’ydi.
‘Erdoğan, Esad’ın kazanmasını felaket olarak görüyordu’
Haber-analizin en çarpıcı bölümü şöyle: Erdoğan, Suriye’deki savaşın Beşar Esad tarafından kazanılmasının kendisi için felaket olacağının farkındaydı. 2012 baharından itibaren savaşta ibrenin Esad’a dönmesiyle birlikte ne yapıp edip Amerikalıları işin için sokma arayışına girdi.
Bu amaçla, MİT ve Jandarma işbirliğiyle Esad yönetimine karşı mücadele veren El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra Cephesi’ne gizli yollardan kimyasal silah yapımında kullanılan malzeme sağlandı.
Hersh daha öncede El Nusra’yı işaret etmişti
Hersh, 8 Aralık 2013′te London Review of Books’ta yayınlanan ‘Kimin sarini?‘ isimli makalesinde, Başkan Obama’nın 21 Ağustos’taki kimyasal saldırı üzerinden Suriye’yi vurma hazırlığı yaparken hem elinde Esad’ı suçlayacak kanıt olmadığını hem de El Nusra’nın sarin üretebildiğinden haberdar olduğunu iddia etmişti.
diken.com.tr, Sendika.Org

Friday, April 4, 2014

‘Türkiye, Kesab’dan Kaçan Ermenilere Kucak Açtı’ Yalanı


Sol Portal’da çıkan habere göre, Suriye’nin Lazkiye kentindeki Ermeni kasabası Kesab’a yönelik saldırılara Türkiye’nin aktif destek vermesi, Ermeni lobilerini harekete geçirince Türkiye imaj kurtarma operasyonuna girişti. Anadolu Ajansı’nın haberine göre, “muhalifler” bölgede yaşayan ikisi Ermeni üç kişiyi ‘kendi istekleri üzerine’ Türkiye”ye gönderdi. Hatay’ın Yayladığı ilçesine getirilen kadınları bizzat Yayladağı Kaymakamı Turan Yılmaz ve İlçe Emniyet Amiri Akif Kızılkaya karşılarken, ajansın servis ettiği fotoğraflar AKP yanlısı basın organlarınca “Türkiye Ermenilere kucak açtı” başlıklarıyla duyuruldu.
21 Mart’ta Türkiye tarafından gelen muhalif grupların başlattığı saldırılar sonucunda ele geçirilen Kesab kasabası tamamen boşaltıldı. Kasabada sadece birkaç kişi kaldı. Kalanlardan ikisi, Satenik(84) ve Sırpuhi(82) Titizyan kardeşler muhaliflerin kendilerini Lazkiye’ye götüreceklerini söylemesi üzerine yola çıktıklarını söyleyen Titizyan kardeşler, Vakıflıköy’e geldiklerinde korku ve belirsizlik duygusu içerisindeydi.
Titizyan kardeşlerin Agos Gazetesi’nden Lora Boytar’a verdikleri röportaj şu şekilde:
Nasıl çıkardılar sizi evinizden?
Ermeniler Kesab’dan gideli bir hafta olmuştu. Sakallı adamlar evimize geldi. 10 kişilerdi. Saçları uzun, boylu poslulardı. Korktuğumuzu anlayınca “Korkmayın” dediler. Eve girdiler, evi karıştırdılar, “Silahınız var mı?” diye sordular. “Ne oğlumuz, ne kocamız var, ikimiz yalnızız, silahı ne yapacağız?” dedik. Gittiler sonra.
Arapça mı konuşuyorlardı?
Hayır Türkçe konuşuyorlardı. Sadece biz ve Stalin adında komşumuz yaşlı bir adam kalmıştı Karaduran’da. Başka sakallı adamlar tekrar geldiler. Stalin’i çağırdık, çünkü bu sakallı adam Arapça konuşuyordu, anlamıyorduk. Stalin dedi ki, adam sizi yarın Lazkiye’ye giden Ermenilerin yanına götürecek. Ertesi gün adam dediği gibi sabah 7’de bizi götürmeye geldi arabayla. Arabaya bindik. Evin kapısını kapattım, kilitledim sonra da anahtarımı adama verdim.
Anahtarını neden verdiniz?
Vermeseydim biz gittikten sonra kapıyı kırıp girecekti. “Al senin olsun, sağlıkla kal sen de evimde” dedim. Bir şey demedi, anahtarı cebine koydu ve kafasını salladı. Sonra bizi Türkiye sınırına getirdi. Adama sordum, “Bizi Türkiye’ye mi götürüyorsun? Lazkiye’ye gidecektik hani” dedim. Cevap vermedi. Eşyalarımızı taşıdı, bize kötü davranmadı. Sınır kapısından geçtikten sonra bizi büyük adamın (Yayladağ Kaymakamı) yanına götürdüler, parmak izimizi alıp fotoğraflarımızı çektiler. Tansiyonlarımıza baktılar, pasaportlarımızı aldılar, döndüğümüzde bize geri vereceklerini söylediler. Kağıtlar imzaladık, sonra bizi Vakıflı’ya getirdiler.
Siz neden herkes gibi Lazkiye’ye gitmediniz?
Gidenler arabalarıyla gittiler. Kalan az kişi de Karaduran’dan gemiyle gitti. Biz onlara yetişemedik. Kız kardeşim yürüyemiyor, biz eşyalarımızı hazırlayıp toplanma yerine gidene kadar kimse kalmamıştı.
Arkadaşınız Stalin neden kaldı?
Çünkü yaşlıydı ve “Ben gitmeyeceğim, ölürsem burada öleceğim” dedi.
Köye bu kadar çok adamın saldıracağını biliyor muydunuz?
Yok ama Erdoğan’ın yolları açtığını söylediler. “Kötü adamlar buraya gelecek” dediler. Eğer Erdoğan yolları açmasaydı, Kesab ve Karaduran’a bu kadar çok kötü adam gelmezdi. Bu sakallı adamlar Türkiye’den geldi.
Ölen, öldürülen oldu mu?
Olmadı, çünkü herkes gitmişti. Öldürecek adam kalmamıştı. Biz kalmıştık, bize de kötü davranmadılar. Yardım ettiler. Mesela evimizde un vardı ama maya yoktu, son birkaç gün ekmek yapamadık. Sakallı adam geldiğinde, “Yemeğiniz var mı?” diye sordu. “Yemeğimiz var, ekmeğimiz yok” dedik. Bize ekmek gönderdi. Ekmeği getiren Türkçe konuşuyordu.
Köye zarar verdiler mi?
Amcamın oğlu, elma bahçesini ilaçlamak için traktörün deposuna ilaç hazırlamıştı. Gittim, baktım evine, traktörü almışlar, depoyu da dökmüşler, her taraf çamur olmuş. Büyük varillerde elma sirkesi hazırlamıştık, onu da dökmüşler; bir varil mazot vardı onu dökmemiş, almışlar. Tavuklar kümesteydi, onları serbest bıraktım, aç kalmasınlar diye yem attım. Bütün evlere girmişlerdi, evlerin kapıları pencereleri kırılmıştı, köyde girilmeyen ev kalmamıştı. İnsanlar giderken motorlarını içeriye koymuşlardı ama kapıları kırıp almışlar. Arabalarıyla gittiler ama traktörleri duruyordu. Onları kullanıyorlar şimdi.
Kesab’a dönmeyi düşünüyor musunuz?
Karaduran’a gidemeyiz, çünkü orada savaşıyorlar. Eğer bizi Lazkiye’ye, Kesab’dan gidenlerin yanına gönderirseniz, gideriz. Eğer olabilirse Beyrut’a gitmek isteriz. Orada ablamız ve abimiz var.
Türkiye’ye gelmek konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bir yere gitmemiz gerekiyordu, çünkü artık orada kimse kalmamıştı. Eğer bir lokma yiyeceğimiz ekmek varsa bu dünyada, onu da yiyeceğiz.
Burada korkuyor musunuz?
Korkmuyoruz, köyden komşular geliyorlar, gidenimiz gelenimiz eksik olmuyor, bize iyi bakıyorlar.
Sol Portal