Friday, September 20, 2013

Lavrov-Kerry anlaşması ve vekillerin hezimeti

Alptekin DURSUNOĞLU
Lavrov-Kerry anlaşması ve vekillerin hezimeti
Lavrov-Kerry anlaşması Suriye’de yaşananların açık bir vekalet savaşı olduğu gerçeğini ortaya koyduğu gibi ‘asılların’ da ‘vekillerin’ de adresini göstermiş oldu. Suriye’deki kimyasal silahların geleceği konusunda sağlanan Lavrov-Kerry anlaşması, uluslar arası medyada ve siyasi çevrelerde ‘kazananlar-kaybedenler’ tartışmasına neden oldu.
Gerekçeler, ayrıntılar ve analizler  farklı olsa da Lavrov-Kerry anlaşması sonrasında, kazananlar tarafında yer alan aktörler; Amerika, Rusya ve Suriye yönetimi olarak sıralanıyor.
Bu süreçten Amerika’nın zaferle çıktığına delil oluşturan ayrıntılar şöyle:
1- Amerika, işbirliği yaptığı muhaliflerin Suriye yönetiminin devrilmesi halinde bile barışçı ve istikrarlı bir geçiş sağlayabilecek yeterlilikte olmadığını gördüğü için iç savaşın kontrollü bir şekilde uzamasından yana.
Çünkü bu sayede hem tek kurşun atmadan İsrail karşısındaki en önemli Arap bariyerini içerideki vekilleri aracılığıyla çökertiyor hem de tek Dolar harcamadan Direniş eksenin bölgedeki moral desteğini sıfıra indirebilecek bir propaganda üstünlüğü elde etmiş oluyor.
2- İç savaşı kontrolden çıkarma riski taşıyan ve İsrail’in güvenliğini tehdit eden en önemli faktör, Suriye’deki kimyasal silahlardı. Suriye yönetimi, 2012 yılının temmuz ayında kimyasal silahlara sahip olduğunu; ancak bunu sadece bir dış saldırıya karşı kullanabileceğini açıklayarak[1] dış müdahale konusunda bir caydırıcılık mesajı vermişti.
3- Suriye ölçeğinde uluslar arası düzeyde oluşan ‘Soğuk Savaş’ dengesi, buradaki kimyasal silahların BM aracılığıyla ve yasal yollardan ortadan kaldırılmasını imkansız hale getirmekteydi. Dolayısıyla da Suriye yönetimi devrilse de ‘Pirus zaferi’ kazansa da bu ülkedeki kimyasal silah varlığı ABD müttefikleri ve çıkarları açısından bir tehdit olmaya devam edecekti.
Tehdidi fırsata dönüştüren ABD zaferi
Amerikan yönetimi, yukarıda sıralanan şartların yarattığı tehdidi, 21 Ağustos’taki Doğu Guta olayı sayesinde bir fırsata dönüştürdü.
Obama yönetimi, kimyasal saldırıdan sorumlu tuttuğu Suriye’yi tek taraflı olarak cezalandırma kararı aldı; ancak iç kamuoyunda ve uluslar arası düzeyde yeterli destek olmadığını gerekçe göstererek kendi yetkisinde olan müdahale kararını Kongre’ye bıraktı.
Kararın Kongre’ye bırakılması, ABD yönetimine savaş masrafına girmeden diplomasi yoluyla istediği sonucu elde etmesi için zaman kazandırmış oldu. Obama yönetiminin en hararetli savaş yanlısı ismi John Kerry, Suriye yönetiminin kimyasal silahları teslim etmesi halinde saldırıdan kurtulacağını[2] ‘ağzından kaçırıverdi’, Kerry’nin bu ‘gafı’ Rusya tarafından bir çözüm önerisine dönüştürüldü, Şam öneriyi kabul etti ve Lavrov-Kerry anlaşmasıyla da Amerika savaş masrafına girmeden istediğini elde etmiş yani ‘zafer kazanmış’ oldu.
Rusya’nın manevra sınırı
Kerry-Lavrov anlaşmasının Rusya adına bir zafer olduğu kanısı çok daha yaygın. Bu kanıyı destekleyen verileri de şöyle sıralamak mümkün:
1- Rusya, Amerikan askeri müdahalesinin Suriye yönetimini devirecek kapsamda olmasa bile, sahadaki savaş dengesini yönetimin aleyhine bozabileceğinden kaygılıydı.
Çünkü sahadaki güç dengesinin Suriye yönetimi aleyhine bozulması, siyasi çözümün konuşulacağı 2. Cenevre Konferansı’nda ABD ve müttefikleriyle onların Suriyeli vekillerinin elini güçlendirecek bir gelişme olacaktı.
2- ‘Uluslar arası hukuk’, ‘1. Cenevre bildirisi’ ve siyasi çözüm vurgusuyla başından beri Suriye yönetimine destek olan Rusya, hele de kimyasal silah gibi menfur bir konuda Suriye’ye yönelik korumacı tavrını BM dışına taşımaya hazır değildi.
Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’nin müdahale ihtimalinin güçlü bir şekilde söz konusu edildiği günlerde Suriye için savaşa girmeyeceklerini[3] belirterek bunu ortaya koydu.
3- Suriye için ABD ile savaşmayı göze almadığına göre, İngiltere’nin BM’ye sunduğu karar taslağını bloke eden Rusya’nın[4] Suriye konusundaki manevra alanının diplomasiyle sınırlı olduğu açıktı.
Kerry’nin ‘gafı” üzerinden kazanılan Rusya zaferi   
Obama yönetiminin kendi yetkisindeki bir kararı Kongre’ye bırakması sebebiyle sergilediği ‘zayıflık’ ve G-20 zirvesindeki ‘yalnızlığı’, Rusya’nın diplomatik alanla sınırlı manevra gücünü arttıran gelişmeler oldu.
ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin ‘gafını’, resmi bir ziyaret için Moskova’da bulunan Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’e bir çözüm önerisi olarak sunan Rusya, ardından da bunu bir çözüm planına dönüştürerek savaşı önlemiş oldu.
Lavrov-Kerry anlaşmasının detayları Rusya’nın diplomasi yoluyla elde ettiği bu zaferin sadece savaşın önlenmesiyle sınırlı olmadığını da ortaya koyuyor.
Zira Lavrov-Kerry anlaşması, kimyasal silahların Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in görev süresinin sona ereceği 2014 yılı ortalarına kadar imhasını[5] öngördüğü için 2. Cenevre Konferansı kapsamında da hem Moskova’nın hem de Şam’ın elini güçlendiriyor.
Öte yandan anlaşma, kimyasal silahların imhası konusunda herhangi bir görüş ayrılığının yaşanması halinde konunun BM’ye getirilmesini öngördüğü[6] için zahiren ABD’nin tek taraflı müdahalesinin önünü de almış oluyor.
Dolayısıyla da Rusya, hem savaşa girmeden müttefikini saldırıdan koruduğu, hem 2. Cenevre Konferansı’nın gündemden düşmesini engellediği hem de çözüme ulaştıran tüm süreçleri kendisi hazırladığı için zafer kazanmış oluyor.
Suriye yönetiminin şartları ve imkanları
Lavrov-Kerry anlaşmasından ‘zaferle’ çıktığı belirtilen üçüncü aktör ise Suriye yönetimi. Suriye yönetiminin ‘zaferine’ dair gerekçeleri destekleyen ayrıntılar ise şunlar.
1- Amerikan askeri müdahalesi, Kusayr bölgesini kontrol altına alıp silahlı grupların Lübnan’la olan bağlantısını keserek savaş cephelerinde hissedilir bir üstünlük elde eden Suriye yönetimi açısından ciddi bir risk oluşturuyordu.
Çünkü yönetimi devirebilecek kapsamda olmasa bile Suriye ordusunun hava gücünü mühimmat depolarını hedef alacağı açık olan Amerika’nın askeri müdahalesinin cephelerdeki durumu ordunun aleyhine çevirmesi riski söz konusuydu.
2- 2012 yılının temmuz ayında dış müdahaleye karşı bir caydırıcılık sağlamak açısından kimyasal silahlara sahip olduğunu gizlemeyen Suriye yönetimi, kimyasal silahları içeride kullanmadığını ispat edebilecek ne fiziki ne de psikolojik şartlara sahipti.
3- Uluslar arası alanda zaten büyük ölçüde yalıtılmış olan Suriye yönetiminin ABD müdahalesini engelleyebilecek askeri gücü de müttefiklerini kendisiyle birlikte savaşa ikna edebilecek siyasi gücü de bulunmuyordu.
4- Cephedeki güç dengesinin Suriye yönetiminin aleyhine dönmesinin, tek sığınak olarak gördüğü siyasi çözüm müzakerelerini de Şam’ın aleyhine çevireceğinden kuşku yoktu.
Şam’ın kardan zarar eden siyasi ‘zaferi’
Suriye yönetimi, Rusya’nın çözüm önerisini kabul ederek kimyasal silah kullandığı yönündeki suçlamaların da buna dayalı geliştirilen dış müdahale tehditlerinin de önünü almış oldu.
2012 yılı temmuz ayında dış müdahaleye karşı caydırıcı bir koz olarak açıkladığı kimyasal silahlarının bir dış müdahale gerekçesi haline geldiğini gören Suriye yönetimi, egemenliğini zaten içeriye karşı kullanmayacağını söylediği etkisiz elaman hükmündeki bir silahı teslim ederek korumuş oldu.
Böylece Şam, iç savaşta kendisi için hiçbir değer taşımayan bir silaha karşılık, halkını ve kendisini ‘kimsenin durduramayacağı’ bir savaşın yıkımından kurtararak ‘zafer’ kazanmış oldu.
Vekillerin hezimeti
Suriye yönetiminin kimyasal silah kullandığı iddiası, 2012 yılının aralık ayından itibaren gündeme sokulmaya başlandı.
1- Amerika, Türkiye, İsrail ve Ürdün arasında aralık ayı başında yapılan bir toplantıyla Suriye’deki kimyasal silahlar gerekçe gösterilerek bir işbirliği kombinasyonu oluşturuldu.[7] İlerleyen süreçlerde İngiltere, Fransa, İsrail ve Türkiye Suriye yönetimini kimyasal silah kullanmakla suçladı.
2- Mart ayında Suriye ordusunun kontrolü altında bulunan Halep’in Han el-Asel kasabasına kimyasal silah saldırısında bulunulduğunu öne süren Suriye yönetiminin talebi üzerine 18 Ağustos’ta Şam’a geldi.
3- ABD liderliğindeki ‘Dostlar Grubu’ tarafından Suriye halkının temsilcisi olarak tanınan muhalifler, Suriye yönetiminin 21 Ağustos’ta Doğu Guta’da kimyasal silah saldırısında bulunduğunu iddia etti. Bu iddia Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, İngiltere ve Fransa tarafından desteklendi.
4- ABD yönetiminin BM denetçilerinin incelemesini ve raporunu beklemeden müdahale kararı alması üzerine BM denetçileri, sadece 21 Ağustos’ta kimyasal silah saldırısına uğradığı öne sürülen Doğu Guta’da inceleme yapabildi.
5- ABD’nin İngiltere ve Fransa gibi Batılı müttefiklerinin müdahaleye ortak olacakları sinyalini verdiği günlerde; İsrail[8], Türkiye[9] ve Suudi Arabistan[10] gibi bölgesel müttefikleri müdahalenin kapsamı üzerinde taleplerde bulunmaya başladı, ‘Dostlar Grubu’ tarafından tanınan Suriyeli muhalifler ise “Büyük taarruz için müdahale”[11] beklediklerini açıkladı.
Ancak müdahale sürecine yaptıkları tüm katkılara rağmen; İngiltere, Fransa, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Özgür Suriye Ordusu’nun hissesine Lavrov-Kerry anlaşmasından hiçbir zafer nasip olmadı.
Çünkü Anlaşma, Rusya ile ABD’nin uzlaşması ve Suriye yönetiminin kabulü sayesinde gerçekleşti, diğerlerinin fikri bile sorulmadı.
Bu durum, Suriye’de yaşananların ‘halkın rejime karşı verdiği bir özgürlük mücadelesi’ değil, açık bir vekalet savaşı olduğu gerçeğini ortaya koyduğu gibi ‘asılların’ da ‘vekillerin’ de adresini göstermiş oldu.
  















Tuesday, August 27, 2013

Hindistan'da Gazetecilere Tecavüz de Ediyorlar...

Tüm dünya medyasında yer aldı: “Hindistan’da, gazeteciye beş kişi tecavüz etti...”(..........)
Öyle demeyin ama...
Beterin beteri var...
Bizim durum yine de iyi...

*

Beğenmiyor adam manşeti...“O nasıl manşet öyle?.. Böyle gazetecilik mi olur?.. O haberi öyle mi verecektin?..” diyebiliyor gazeteye...
Çüş...
Bize değilse bile “basın özgürlüğüne” tecavüz etti mi, etmedi mi?..

*

Alıştılar da...
Biraz daha geçsin, size puntoları da söyleyecekler:“Şöyle sekiz sütuna, yandan aşağıya doğru, lopik puntolarla, şimşir italik karakter... Sayın genel başkanımızın o muhteşem ve bulunmaz konuşması sağ üst köşede... Resim çerçeveli, en aşaaa yarım sayfa...”
*

Yapmazsan?..
Hindu...

*
Manşetin nasıl olması gerektiğini söyleyen iktidarın bakanına “Biz vatanı severiz” gibi yanıt ver istersen...
Sen boş ver vatanı...
Mısır’daki, Suriye’deki Müslüman Kardeşler’i seveceksin...
Daha da açıkçası; sevdiklerini sevecek, kızdıklarına kızacaksın...
Yoksa hani...

*

Kabahat kimde?..
Aslında gazete okumayı bile sevmeyen, iş bağlamak için gazete sahibi olan patronda değil...
O patron...
Gerici devrime yalakalık, yandaşlık yapa yapa... Türkiye’nin başına gelenleri okurlarından gizleye gizleye... Basın tarihinin en utanç verici dönemini sineye çeke çeke... Gazetecilik yapmak isteyen genç meslektaşlarını ağlata ağlata... Sonunda gazetesinin benzin istasyonlarında bedava dağıtılmasını “tiraj” diye okurlarına yutturan “editör”e sormalı...
Gazetenin nasıl olacağını sana söyleyen üçüncü sınıf siyasetçide mi kabahat?..

*

Sonuçta...
Teslim olmuş, saygınlığını ve güvenilirliğini yitirmiş, okurun artık reddettiği bir medyada en “büyük patron” iktidarsa...
Parti sözcüsü kazma editördür...


*

Benim ise kafam Hindistan’da...
Kurban olayım kader...
O kadar da değil yani...
25 Ağustos 2013 - Cumhuriyet

Thursday, August 22, 2013

Denge

Ece Temelkuran



Denge

insanın da eşyanın da huylusu güzel. Huyu olacak. O kapı ancak şöyle açılacak, tutup çekerek, tek sen açabiliyor olacaksın. Bu sehpa ancak şuraya dayanınca düzgün duracak, çünkü vaktiyle onu öyle kanadı kırık bırakan bir şey olmuş olacak, unutmak istemediğin bir şey. Bu fincanın muhakkak bir küçük kırığı olacak ağzında, hep ayarlaman gerekecek içerken. O çantanın bir cebi delik olacak, hep aklında tutman gerekecek hangisiydi. O paltonun cebinde bir mürekkep izi olacak, dalgın bir günün, açık unutulmuş bir kalemin hatırası. Koltukların kollarında bir çocuğun resim çalışmaları olacak, elbette sabit kalemle yapılmış. O ayakkabı burnunda, bir gün öfkeyle atılmış bir tekmenin mührünü taşıyacak.


Belalı...

Huyu olacak, izi olacak. Eşyanın da insanın da. İnsan dediğin de yani mesela, şu krem rengi koltuk takımları gibi olmayacak. Belalı olacak. Kadını da erkeği de. Hayır, "arıza" değil, lüzumsuz tiyatrolu, hezeyanlı değil. Öyle bir moda var şimdi, genç kadınlar bilhassa "arıza" oluyor filan, çok havalı gibiymiş gibi falan. Öyle değil. Gerçek bir iz olacak. Gerçek bir iz olduğunda çünkü, saklamak istersin, tıpkı palto cebindeki mürekkep izi gibi. Kaçınmak istersin, tıpkı fincanın ağzındaki kırık gibi. Öyle yani, bir tuhaf, değişmez huyu olacak insanın. Yara izi olacak mesela, muhakkak. Kadını da erkeği de. Tıpkı palton, fincanın ve eski sehpan gibi, insanı da işe yaradığı için değil, o huyu bir tek sen bildiğin için seveceksin. O kapıyı bir tek sen açabildiğin, o kapıdan içeri girebildiğin gibi.

Sentez

Hayat kocaman bir şey, ha? Ne dersiniz? Aslında kocaman. İçinde Kraliçe Elizabeth var, Che var, milyonlarca ölmüş insan var, trilyonlarca kahraman, katrilyon macera. Senin bir önemin yok yani, yaptığın yanlışların ise yok değerinde ehemmiyetsiz. Ama sonra küçük şeyler var işte, minnacık izler, eşyanın ve insanın izleri. Hayat bu akıl almaz büyük ile gözle zor görünür küçüklük arasında bir denge. O büyüklüğü akılda tutup o küçük şeyleri görebilmekle ilgili bir "sentez".

Bir denge var. Apaçık yaşadıklarımızla sadece bizim bildiklerimiz arasında bir denge. Herkesin izlerken kederli diye düşündüğü senin büyük filminde sadece senin gördüğün küçük bir sahne. Diyelim ki bir kedinin daldan düşmüş çiçekle oynayıp oynayıp sonra dönüp giderken çiçek kendini takip edebilirmiş gibi şüphelenip şüphelenip geri dönüp bakması gibi komik bir an. Kimsenin görmediği gülüşünle herkesin gördüğü ağlamalar arasında bir yerdesin sen. Ama birazcık daha kendi gülüşünde...

Bilmezler

Kimse bilemez. Evet evet kimse bilemez. En yakınındaki bile. Senin dengen nerede kuruluyor, göremez. Çok başarısız, çok hüzünlü, çok zor görünen hayatında sadece senin küçük, görünmez gülümsemelerinden, kendine yaptığın aptalca şakalardan oluşan ve senin aslında yürümeni sağlayan dengeyi kimse göremez. O çiziklerle dolu koltuğu niye cilalatmadığını... O kapıyı niye tamir ettirmediğini... Niye hala o fincan, niye hala o palto, niye hala o ahmak adam/kadın... Bilmezler, bilmesinler de zaten. Çünkü hayat seni kimsenin görmediği bir yerde. Hayat, bir huy. Bir iz. Hassas bir denge. Ayakkabının burnunda bir tekme izi.

Düşünüyorum da, bir yerden bakıldığında her şey güzel aslında. Sadece senin bildiğin bir yerden ama...

Tuesday, August 20, 2013

Ne kadar efsunkar imişsin ah ey didar-ı iktidar

Alptekin DURSUNOĞLU
Ne kadar efsunkar imişsin ah ey didar-ı iktidar
Mısır’da 25 Ocak-11 Şubat 2011 tarihleri arasında tüm kesimleri Tahrir’de toplayan da 30 Haziran 2013’te Adeviye ve Tahrir şeklinde bölen de aslında aynı faktördü: Grupsal güç ve iktidar tutkusu.

‘Arap Baharı’ adı verilen bölgesel değişim süreci, başlangıç dönemlerinin aksine artık hem içeride hem de uluslar arası alanda ayrışma ve çatışma üretiyor.
İçeride, birbirinden çok farklı grupların yarım yüz yıllık diktatörlükleri devirmek için sergilediği dayanışma da, eski rejimlerden umudu kesen uluslararası aktörlerin ‘Bahar devrimcilerine’ ayırt etmeksizin verdiği destek de geçmişte kaldı.
‘Arap Baharı’ adı verilen sürecin amiral gemisi olan Mısır’da şu an yaşanan gelişmeler hem içerideki aktörlerin hem de uluslararası tarafların davranışlarındaki bu değişimin sebeplerine ilişkin önemli ipuçları sunuyor.
Mısır’da 25 Ocak-11 Şubat 2011 tarihleri arasında tüm kesimleri Tahrir’de toplayan da 30 Haziran 2013’te Adeviye ve Tahrir şeklinde bölen de aslında aynı faktördü: Grupsal güç ve iktidar tutkusu.
Mübarek’in yol haritasıyla kurulan devrimci düzen
25 Ocak Devrimi’ndeki dayanışmanın, çoğulcu, sivil ve demokratik bir düzen kurmak ve Mısır’ı jeopolitiğinin dayattığı tarihsel liderlik rolüne kavuşturmak için değil, ne pahasına olursa olsun iktidara ulaşmak için sergilendiği, siyasi süreçler sırasında ortaya çıktı.
Aslında İhvan, iktidar endeksli bir stratejiye sahip olduğunun mesajını daha devrim sırasında vermiş, Hüsnü Mübarek’in istifasından bir hafta öncesine kadar rejimle müzakereye oturmaktan[1] çekinmemişti.
Çünkü dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Mübarek yönetiminden ulusal diyalog görüşmelerinde İhvan’ın dışlanmamasını istemiş; İhvancılar da henüz umut kesilmeyen Mübarek yönetiminin kuracağı muhtemel yeni yapıya uyumlu davranacağını göstererek iktidar pastasına ortak olmak istemişti.
Mübarek yönetiminin sokakları kontrol altına almaktaki başarısızlığı ve meydanların tepkisi, sebebiyle müzakere masasından kalkıp sokaklara ağırlık vermeye mecbur kalan İhvan, Mübarek’in istifasından sonraki süreçlerin Mübarek’in Savunma Bakanı Muhammed Hüseyin Tantavi tarafından kurulmasına itiraz etmedi.
Halbuki, yeni siyasi süreçlerin Mübarek’in istifa açıklamasında ortaya koyduğu yol haritasına göre değil, hiç değilse sivillerin de katıldığı bir kurul aracılığıyla belirlenmesi gerektiğine ilişkin öneriler getirilmişti.
Örneğin 25 Ocak Devrimi’nin siyasi aktörlerinden Muhammed el-Baradei, Mübarek’in yol haritasına tepki göstererek biri asker ikisi sivil olmak üzere üç kişilik bir cumhurbaşkanlığı konseyi kurulmasını ve geçici hükümetin ülkeyi bir yıl içinde seçimlere taşımasını önermişti.[2]
Ancak ülkenin serbest seçimlere götürülmesini stratejik hedef olarak benimseyen İhvan, örgütlüğünden ve toplumsal desteğinin gücünden kaynaklanan özgüvenle ordunun kurucu rolüne itiraz etmedi.
Ömer Süleyman’la müzakere masasına oturacak, Hüsnü Mübarek’in ‘yol haritası’ çerçevesinde orduyla yeni siyasi süreçte işbirliği yapacak kadar içerideki güç odaklarına karşı esnek ve uyumlu bir politika izleyen İhvan, dışarıdaki güç odaklarını da ihmal etmedi.
25 Ocak Devrimi’nden sonra meclis seçimlerine katılacağını; ancak cumhurbaşkanlığına aday göstermeyeceğini açıklayan İhvan, açıkça Batı’ya güven vermeye çalışmıştı; ancak meclis seçimlerinde elde ettiği başarıdan kaynaklanan özgüvenin İhvan’ı karar değiştirmeye[3] ve iktidar pastasının tamamına sahip olmaya heveslendirdiği görüldü.
İktidar tutkusu İhvan’la sınırlı değil
Elbette grupsal iktidar tutkusu, sadece İhvan’la sınırlı değil. Seçilmiş bir yönetimi devirmek için ordu darbesine sığınan diğer devrimci grupların da en az İhvan kadar iktidar tutkusuyla hareket ettiği görülüyor.
Katar’ın maddi, Türkiye’nin siyasi desteğini gerekçe göstererek İhvan’ı ‘yabancıların maşası’olmakla suçlayan muhaliflerin Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’in darbeye verdiği maddi desteğe herhangi bir itirazı bulunmuyor.
Öte yandan İhvan, demokratik değerlere sahip çıkmadığı için, darbe yönetimi ise kendilerini “terörle mücadeleden” alıkoyduğu için Batı’yı eleştiriyor.
Dolayısıyla iki tarafın da iktidardayken son derece uyumlu olmaya özen gösterdiği Batı’yı kendilerine yeterli destek vermediği için suçlaması ayrı bir garabet oluşturuyor.
Kaptanlık tutkusuyla gemiyi delmek
Halkın çoğulcu, sivil ve demokratik bir düzen kurma ve Mısır’ı jeopolitiğinin dayattığı tarihsel liderlik rolüne kavuşturma beklentisiyle yaptığı devrim, profesyonel siyasi aktörlerin iktidar tutkusu sebebiyle bölgenin amiral gemisi olan Mısır, iki yıl içinde iç savaşın eşiğine getirmiş bulunuyor.
Uluslar arası aktörlerin müdahalesinin henüz sınırlı ve dolaylı olması sebebiyle hala iç barış fırsatının canlı olduğu Mısır’da siyasi bir çözüme varılamaması durumunda etkileri sadece Mısır’la sınırlı kalmayacak bölgesel felaketler yaşanabilir.
Mısır toplumunu şimdilik ikiye bölen mevcut şartların devam etmesi, sadece yerelde güvenlik ve istikrar sorunları yaratmakla kalmıyor, harita değişikliklerini de ihtimal dışı bırakmayan ciddi bölgesel bunalımlar yaratma potansiyelleri taşıyor.
1- Yeni bölgesel kamplaşma: Mısır’da 30 Haziran sonrası süreç, Suriye konusunda oluşan uluslar arası ve bölgesel kombinasyonu parçalamış gözüküyor. Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkelerinin inisiyatif kazandığı yeni düzende Katar’ın oyun dışı bırakılması ile Türkiye’ye sadece ‘gurur verici yalnızlık’[4] düşüyor. Türkiye ve Katar’ın Arap Baharı ile birlikte İhvan üzerinden kurmaya çalıştığı bölgesel düzen projesinin çöktüğü, 30 Haziran sonrası yeni düzenin Körfez ve Batılılar tarafından belirleneceği anlaşılıyor. Arap Baharı öncesinde ve esnasında ihtilaflı tüm taraflarla görüşebilmeyi haklı bir şekilde dış politika başarısı olarak gören Türkiye, hiçbir bölgesel denklemde etkili olamamasını kendince ‘ahlaki’ ve ‘vicdani’ gerekçelerle açıklamaya ve bundan kendine ‘onur’ çıkarmaya çalışıyor.   
2-Filistin sorunu: Hamas’ın Katar ve Türkiye tarafından Direniş ekseninden uzaklaştırılması, Filistin’deki geleneksel direnişçi-müzakereci (Hamas-el Fetih) bölünmüşlüğünün direniş gruplar arasında da yayılmasına neden oldu.
Elbette Hamas’ın Türkiye ve Katar’la birlikte olarak direnişçi tutumunu sürdüremeyeceği açıktı; ancak Katar’ın mali, Türkiye’nin de siyasi desteği ihmal edilemeyecek kadar cazip görünüyordu. Direnişçi rolünü sürdürebileceği lojistiği ise İhvan’ın yönettiği Mısır’dan temin etme şansı söz konusuydu.
Ancak Mısır’da 30 Haziran sonrası oluşan yeni denge, Hamas’ı Türkiye ve Katar’ın götürmek istediği barış müzakerecisi aktör statüsünden bile uzaklaştırabilecek şartlar yaratmış bulunuyor.
Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Mısır’daki yeni yönetimi desteklediğini açıkça ortaya koymasına rağmen Hamas, Mısır konusunda tarafsız olduğunu ispat etmeye çalışmak zorunda kalıyor.[5]    
Öte yandan Sina’da oluşan güvenlik sorunlarından dolayı Mısır yönetiminin suçlamalarına maruz kalan Hamas, Gazze’de hem Mısır yönetiminin hem de güvenlik sorunları yaratan selefi-cihatçı grupların baskısı ile karşı karşıya bulunuyor.
3- Sina sorunu: Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden hemen sonra güvenlik sorunlarının yaşanmaya başlandığı Sina yarımadası, barındırdığı selefi-cihatçı gruplar sebebiyle Gazze, İsrail ve Mısır açısından bir problem odağı olarak ortaya çıkıyor.
Güneyinde adı konmamış bir özerkliğin var olduğu[6] belirtilen Sina’nın tıpkı coğrafyası gibi toplumsal dokusu yönüyle de Mısır’a adeta pamuk ipliğiyle bağlı olduğu öne sürülüyor.
Mısır’da iç savaş şartlarının sürmesi durumunda yaklaşık 60 bin kilometrekarelik yüzölçümü ve çoğunluğunu Mısır yönetimiyle ciddi problemleri olan bedevilerin[7] oluşturduğu 250 bin nüfusuyla Sina’nın özerklik talebinin gündeme gelebileceği belirtiliyor.
Kendi içinde yaratacağı istikrar sorunları bir yana, özerklik meselesinin Gazze’yi, İsrail’i ve Mısır’ı doğrudan etkileyecek Sina’nın Mısır’a yönelik muhtemel bir uluslar arası müdahaleye kapı olabileceği gözüküyor.
Mısır’daki soruna siyasi çözüm bulunamaması, iç savaş şartlarının sürmesi ve daha şimdiden çok büyük güvenlik sorunlarına kaynaklık teşkil eden Sina’nın özerkliği senaryosu, bölgedeki siyasi haritayı nasıl etkiler?
Birkaç yıl önce söylense komplo teorisi olarak nitelenebilecek senaryoların bugün gerçeklik kazandığını örneğin Katar’ın Arap Birliği adına İsrail’le Filistin arasında toprak takası önerdiğini göz önünde bulundurarak başka bir komplo teorisiyle cevap aranabilir mi?
Örneğin Mısır’daki iç savaş ve bölgesel güvenlik sorunlarının artması, Mısır ordusunun Camp David sebebiyle özel bir durum arz eden Sina’da yetersiz kalması, buraya yönelik bir uluslar arası müdahaleyi tüm tarafların talebi haline getirebilir.
Bu, senaryonun muhtemel kısmı… Komplo teorisine dayalı esas soru ise şu:
Toprak takasının kapsamı biraz daha genişletilerek Gazze’nin Sina’ya, Batı Şeria’nın ise Ürdün’e bağlanmasına dayalı yeni bir çözüm planı önerilirse buna kim itiraz eder? Bahar yorgunu Arap ülkeleri mi? Bahar operasyonları yapan Körfez ülkeleri mi? Batı mı? İsrail mi?
Filistinlilerin müzakereci kanadının bu planı da müzakere edebilecekleri ortada, geriye sadece direniş grupları ile İran kalıyor. Onlar da zaten tüm ‘barış planlarına’ itiraz etmiyor mu?
   

Monday, August 19, 2013

'Gestapo 2013'...

 
Adolf Hitler’in 1933’te iktidara gelişinden hemen sonra kurulan “Gestapo” - tam adıyla “Geheime Staatspolizei” yani “Gizli Devlet Polisi” - Nazi Almanyası’nın en güçlü polis örgütü ve Nazi diktatörlüğünün de en önemli temel taşlarından biriydi. Hitler’in sağ kolu ve “Reich MareşaliHermann Göring tarafından 1933’te kurulan bu birim, 1945 Mayısı’nda resmen son bulana kadar gerek Almanya’da gerekse Avrupa’nın Nazilerin egemenliğindeki bütün bölgelerinde herkes, ünlü tarihçi Rupert Butler’ın deyişiyle, “Gestapo tarafından ziyaret edilebileceği korkusuyla yaşadı.”

“Gestapo”nun girmediği ve sızmadığı makam ve mekân, izlemeye ve sorgulamaya alamayacağı kurum ve kişi yoktu. Bunun için herhangi bir suçun işlenmesi veya kanıt bulunması gerekmiyordu ve aranmıyordu. Zaten gerek Almanya’da gerekse Nazi işgali altındaki öteki bütün ülkelerde açıkça Führer’den yana olmayan, ona en ufak bir eleştiri yönelten bütün kişi ve kurumlar “potansiyel suçlu” ve “vatan haini” sayıldıklarından, “Gestapo”nun yetkileri de sınırsızdı. Ortada bir suç bulunmasa bile, geliştirilen işkence ve baskı yöntemleri sayesinde her türlü “işlenmemiş suç”un kanıtını sağlamak çok kolaydı.“Gestapo”nun en duyarlı ve dikkatli olduğu kurumların başında ilkokuldan üniversiteye kadar bütün eğitim kurumları geliyordu. Daha Hitler iktidara gelmezden önce, 1930 yılında oluşturulmasına başlanan ve 14 yaşından itibaren bütün Alman gençlerini kapsamayı hedefleyen “Hitler Gençliği” (“Hitlerjugend”) adlı örgütün de yardımıyla “Gestapo”, eğitim kurumlarında gençleri her an izliyor; ana babaları, en yakınları, hocaları, öğretmenleri, sınıf arkadaşlarını ve komşuları da dahil olmak üzere, açıkça Hitler’den ve Nazilerden yana olmayan herkesi derhal “yetkililere” ihbar etmeyi öğrencilere birincil vatanseverlik görevi olarak belletiyordu. Bu arada aynı görev, “sakıncalı” gördükleri öğrencileri açısından bütün hocalar ve öğretmenler için de bir yükümlülüktü. Böylece daha yeniyetmelik yaşlarında bulunan birkaç kuşak Alman genci, en ideal vatanseverliğin yolunun ancak böyle bir “muhbir kimliği”nden geçebileceği bilinciyle yetiştirildi.
Savaşın bitiminden Nazilerin
“korku imparatorluklarının” yıkılmasından sonra, damarlarına yıllar boyu muhbirliğin o korkunç zehrinin akıtılmış olduğu kuşakları bu zehirden arındırabilmek çok, ama çok zor oldu.
Ülkemizde tam da yeni bir eğitim yılının hazırlıklarının yapıldığı şu günlerde, ne demek istediğimi bilmem anlatabildim mi?

19 Ağustos 2013 - Cumhuriyet

Saturday, August 10, 2013

Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü yanında: Erkek öldürdü, polis seyretti, medya akladı

Bir kadın nasıl öldürülür? Dün Beyoğlu Emniyeti’nin yanında işlenen kadın cinayetini polis seyretti, medya ise polisin sorumluğunu örttü. Polis 1o dakika boyunca süren saldırıya müdahale etmemişken polisin, katili “kıskıvrak” yakaladığını yazan gazeteler, haberlerinde erkek şiddetini/cinayeti “gerekçelendirdi”. Gezi direnişçilerine “anında” müdahele eden, direnişçi kadınlara yönelik cinsel saldırıları sistematikleştiren polisin cinayete ortak olan tutumu haberlere konu olmadı

Dün akşam  (9 Ağustos)  saat 18.55 civarında Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü hemen yakınındaki  Ömer Hayyam Durağı’nın yanında bir erkek bir kadını bıçaklayarak öldürdü.
Sendika.Org’nin “Beyoğlu Emniyeti’nin yanında bir kadın bıçaklandı, polis seyretti” başlığı ile henüz saldırıya uğrayan kadının yaşamını yitirdiğine dair bir bilgi olmaksızın yaptığı haberde İstiklal Caddesi’nde ve Tarlabaşı’nda her tür eyleme anında müdahale eden polisin 10 dakika boyunca emniyet’in yanı başında  süren erkek şiddetine, bıçaklama saldırısına neden müdahale etmediği soruluyordu.
Ana akım medya ise bugün  erkek şiddeti ile yaşamını yitiren B.B’nin ölüm haberini şiddeti meşrulaştıran/gerekçelendiren ve kadın cinayetinde polisin sorumluluğunu aklayan bir biçimde verdi. Doğan Haber Ajansı, Cihan Haber Ajansı kaynaklı haberlerde medyanın kadın cinayetlerinde nasıl erkek egemen dile yaslandığının bir  örneği daha açığa çıktı.
Erkek şiddeti ve cinayet meşrulaştırılmaya çalışıldı
Haberlerde katil kocanın ifadesine dayanarak cinayet gerekçelendirildi. Bir kadının yaşamını elinden alan bir erkeğin ifadeleri,  kadın cinayeti için  herhangi bir “geçerli bir sebep” olabilirmiş gibi haberin kaynağı haline getirildi. Kıskançlık, “kızgın koca” gibi ifadelerle katil erkeğin “öldürme motivasyonu” öne çıkarıldı, sinir krizi, cinnet getirme gibi kavramlarla makulleştirildi.
Seyreden polis “kıskıvrak yakalamış” medyadan polise aklama
Sendika.Org’nin dünkü haberinde de vurgulandığı gibi Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nden polislerin hemen yanı başında bir erkek tarafından en az 10 dakika boyunca şiddet gören ve bıçaklanan bir kadını korumak, saldırganı durdurmak için müdahale etmemesi ana akım medyanın haberlerinde belirtilmedi.
Haberlerde B.B’nin katilininin “yakalanması”,  “Koca kaçmak isterken Asayiş Büro Ekiplerinden bir komiserin olay yerinden rastlantı sonucu geçmesi üzerine kıskıvrak yakalandı” cümleleri ile verildi. Bu şekilde haberlere koca şiddetinin meşrulaştırılmasının yanına seyrederek adeta cinayete ortak olan polisin aklanması da eklendi. Oysa saldırgan polisin değil vatandaşın müdahalesi ile durdurulmuştu.Polis artık hareketsiz yerde yatan B.B için yine vatandaşın çağırdığı ambulans saldırı alanına gelirken olay yerine gelmişti.
agustos-kadin-cinayet-tarla
Medyada “olay yerinden ilk görüntüler” başlığı ile açılan fotoğraf galerilerinde ise polisi “görev başında gösteren” olay yeri inceleme çalışmaları fotoğrafları servis edildi.
iceri-tarlabasi-bicak
Oysa saldırıya dakikalarca şahit olan ve saldırgana müdahale etmeye çalışan herkes Beyoğlu Emniyeti’nden polislerin yaklaşık 30 saniyede saldırı bölgesine ulaşabilecekken tüm seslenişlere rağmen saldırıyı durdurmak için hareket etmediğini gördü.
Sendika.Org