| Alptekin DURSUNOĞLU | |||
|
Friday, September 20, 2013
Lavrov-Kerry anlaşması ve vekillerin hezimeti
Tuesday, August 27, 2013
Hindistan'da Gazetecilere Tecavüz de Ediyorlar...
Tüm dünya medyasında yer aldı: “Hindistan’da, gazeteciye beş kişi tecavüz etti...”(..........)
Öyle demeyin ama...
Beterin beteri var...
Bizim durum yine de iyi...
Beğenmiyor adam manşeti...“O nasıl manşet öyle?.. Böyle gazetecilik mi olur?.. O haberi öyle mi verecektin?..” diyebiliyor gazeteye...
Çüş...
Bize değilse bile “basın özgürlüğüne” tecavüz etti mi, etmedi mi?..
Alıştılar da...
Biraz daha geçsin, size puntoları da söyleyecekler:“Şöyle sekiz sütuna, yandan aşağıya doğru, lopik puntolarla, şimşir italik karakter... Sayın genel başkanımızın o muhteşem ve bulunmaz konuşması sağ üst köşede... Resim çerçeveli, en aşaaa yarım sayfa...”
Yapmazsan?..
Hindu...
Sen boş ver vatanı...
Mısır’daki, Suriye’deki Müslüman Kardeşler’i seveceksin...
Daha da açıkçası; sevdiklerini sevecek, kızdıklarına kızacaksın...
Yoksa hani...
Kabahat kimde?..
Aslında gazete okumayı bile sevmeyen, iş bağlamak için gazete sahibi olan patronda değil...
O patron...
Gerici devrime yalakalık, yandaşlık yapa yapa... Türkiye’nin başına gelenleri okurlarından gizleye gizleye... Basın tarihinin en utanç verici dönemini sineye çeke çeke... Gazetecilik yapmak isteyen genç meslektaşlarını ağlata ağlata... Sonunda gazetesinin benzin istasyonlarında bedava dağıtılmasını “tiraj” diye okurlarına yutturan “editör”e sormalı...
Gazetenin nasıl olacağını sana söyleyen üçüncü sınıf siyasetçide mi kabahat?..
Sonuçta...
Teslim olmuş, saygınlığını ve güvenilirliğini yitirmiş, okurun artık reddettiği bir medyada en “büyük patron” iktidarsa...
Parti sözcüsü kazma editördür...
Benim ise kafam Hindistan’da...
Kurban olayım kader...
O kadar da değil yani...
25 Ağustos 2013 - Cumhuriyet
Thursday, August 22, 2013
Denge
Ece Temelkuran
insanın da eşyanın da huylusu güzel. Huyu olacak. O kapı ancak şöyle açılacak, tutup çekerek, tek sen açabiliyor olacaksın. Bu sehpa ancak şuraya dayanınca düzgün duracak, çünkü vaktiyle onu öyle kanadı kırık bırakan bir şey olmuş olacak, unutmak istemediğin bir şey. Bu fincanın muhakkak bir küçük kırığı olacak ağzında, hep ayarlaman gerekecek içerken. O çantanın bir cebi delik olacak, hep aklında tutman gerekecek hangisiydi. O paltonun cebinde bir mürekkep izi olacak, dalgın bir günün, açık unutulmuş bir kalemin hatırası. Koltukların kollarında bir çocuğun resim çalışmaları olacak, elbette sabit kalemle yapılmış. O ayakkabı burnunda, bir gün öfkeyle atılmış bir tekmenin mührünü taşıyacak.
Belalı...
Huyu olacak, izi olacak. Eşyanın da insanın da. İnsan dediğin de yani mesela, şu krem rengi koltuk takımları gibi olmayacak. Belalı olacak. Kadını da erkeği de. Hayır, "arıza" değil, lüzumsuz tiyatrolu, hezeyanlı değil. Öyle bir moda var şimdi, genç kadınlar bilhassa "arıza" oluyor filan, çok havalı gibiymiş gibi falan. Öyle değil. Gerçek bir iz olacak. Gerçek bir iz olduğunda çünkü, saklamak istersin, tıpkı palto cebindeki mürekkep izi gibi. Kaçınmak istersin, tıpkı fincanın ağzındaki kırık gibi. Öyle yani, bir tuhaf, değişmez huyu olacak insanın. Yara izi olacak mesela, muhakkak. Kadını da erkeği de. Tıpkı palton, fincanın ve eski sehpan gibi, insanı da işe yaradığı için değil, o huyu bir tek sen bildiğin için seveceksin. O kapıyı bir tek sen açabildiğin, o kapıdan içeri girebildiğin gibi.
Sentez
Hayat kocaman bir şey, ha? Ne dersiniz? Aslında kocaman. İçinde Kraliçe Elizabeth var, Che var, milyonlarca ölmüş insan var, trilyonlarca kahraman, katrilyon macera. Senin bir önemin yok yani, yaptığın yanlışların ise yok değerinde ehemmiyetsiz. Ama sonra küçük şeyler var işte, minnacık izler, eşyanın ve insanın izleri. Hayat bu akıl almaz büyük ile gözle zor görünür küçüklük arasında bir denge. O büyüklüğü akılda tutup o küçük şeyleri görebilmekle ilgili bir "sentez".
Bir denge var. Apaçık yaşadıklarımızla sadece bizim bildiklerimiz arasında bir denge. Herkesin izlerken kederli diye düşündüğü senin büyük filminde sadece senin gördüğün küçük bir sahne. Diyelim ki bir kedinin daldan düşmüş çiçekle oynayıp oynayıp sonra dönüp giderken çiçek kendini takip edebilirmiş gibi şüphelenip şüphelenip geri dönüp bakması gibi komik bir an. Kimsenin görmediği gülüşünle herkesin gördüğü ağlamalar arasında bir yerdesin sen. Ama birazcık daha kendi gülüşünde...
Bilmezler
Kimse bilemez. Evet evet kimse bilemez. En yakınındaki bile. Senin dengen nerede kuruluyor, göremez. Çok başarısız, çok hüzünlü, çok zor görünen hayatında sadece senin küçük, görünmez gülümsemelerinden, kendine yaptığın aptalca şakalardan oluşan ve senin aslında yürümeni sağlayan dengeyi kimse göremez. O çiziklerle dolu koltuğu niye cilalatmadığını... O kapıyı niye tamir ettirmediğini... Niye hala o fincan, niye hala o palto, niye hala o ahmak adam/kadın... Bilmezler, bilmesinler de zaten. Çünkü hayat seni kimsenin görmediği bir yerde. Hayat, bir huy. Bir iz. Hassas bir denge. Ayakkabının burnunda bir tekme izi.
Düşünüyorum da, bir yerden bakıldığında her şey güzel aslında. Sadece senin bildiğin bir yerden ama...
Tuesday, August 20, 2013
Ne kadar efsunkar imişsin ah ey didar-ı iktidar
| Alptekin DURSUNOĞLU | |||
|
Monday, August 19, 2013
'Gestapo 2013'...
“Gestapo”nun
girmediği ve sızmadığı makam ve mekân, izlemeye ve sorgulamaya
alamayacağı kurum ve kişi yoktu. Bunun için herhangi bir suçun işlenmesi
veya kanıt bulunması gerekmiyordu ve aranmıyordu. Zaten gerek
Almanya’da gerekse Nazi işgali altındaki öteki bütün ülkelerde açıkça Führer’den yana olmayan, ona en ufak bir eleştiri yönelten bütün kişi ve kurumlar “potansiyel suçlu” ve “vatan haini” sayıldıklarından, “Gestapo”nun yetkileri de sınırsızdı. Ortada bir suç bulunmasa bile, geliştirilen işkence ve baskı yöntemleri sayesinde her türlü “işlenmemiş suç”un kanıtını sağlamak çok kolaydı.“Gestapo”nun
en duyarlı ve dikkatli olduğu kurumların başında ilkokuldan
üniversiteye kadar bütün eğitim kurumları geliyordu. Daha Hitler
iktidara gelmezden önce, 1930 yılında oluşturulmasına başlanan ve 14
yaşından itibaren bütün Alman gençlerini kapsamayı hedefleyen “Hitler Gençliği” (“Hitlerjugend”) adlı örgütün de yardımıyla “Gestapo”,
eğitim kurumlarında gençleri her an izliyor; ana babaları, en
yakınları, hocaları, öğretmenleri, sınıf arkadaşlarını ve komşuları da
dahil olmak üzere, açıkça Hitler’den ve Nazilerden yana olmayan herkesi
derhal “yetkililere” ihbar etmeyi öğrencilere birincil vatanseverlik görevi olarak belletiyordu. Bu arada aynı görev, “sakıncalı”
gördükleri öğrencileri açısından bütün hocalar ve öğretmenler için de
bir yükümlülüktü. Böylece daha yeniyetmelik yaşlarında bulunan birkaç
kuşak Alman genci, en ideal vatanseverliğin yolunun ancak böyle bir “muhbir kimliği”nden geçebileceği bilinciyle yetiştirildi.Savaşın bitiminden Nazilerin “korku imparatorluklarının” yıkılmasından sonra, damarlarına yıllar boyu muhbirliğin o korkunç zehrinin akıtılmış olduğu kuşakları bu zehirden arındırabilmek çok, ama çok zor oldu.
Ülkemizde tam da yeni bir eğitim yılının hazırlıklarının yapıldığı şu günlerde, ne demek istediğimi bilmem anlatabildim mi?
19 Ağustos 2013 - Cumhuriyet
Saturday, August 10, 2013
Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü yanında: Erkek öldürdü, polis seyretti, medya akladı
10 Ağustos 2013
Bir kadın nasıl öldürülür? Dün Beyoğlu
Emniyeti’nin yanında işlenen kadın cinayetini polis seyretti, medya ise
polisin sorumluğunu örttü. Polis 1o dakika boyunca süren saldırıya
müdahale etmemişken polisin, katili “kıskıvrak” yakaladığını yazan
gazeteler, haberlerinde erkek şiddetini/cinayeti “gerekçelendirdi”. Gezi
direnişçilerine “anında” müdahele eden, direnişçi kadınlara yönelik
cinsel saldırıları sistematikleştiren polisin cinayete ortak olan tutumu
haberlere konu olmadıDün akşam (9 Ağustos) saat 18.55 civarında Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü hemen yakınındaki Ömer Hayyam Durağı’nın yanında bir erkek bir kadını bıçaklayarak öldürdü.
Sendika.Org’nin “Beyoğlu Emniyeti’nin yanında bir kadın bıçaklandı, polis seyretti” başlığı ile henüz saldırıya uğrayan kadının yaşamını yitirdiğine dair bir bilgi olmaksızın yaptığı haberde İstiklal Caddesi’nde ve Tarlabaşı’nda her tür eyleme anında müdahale eden polisin 10 dakika boyunca emniyet’in yanı başında süren erkek şiddetine, bıçaklama saldırısına neden müdahale etmediği soruluyordu.
Ana akım medya ise bugün erkek şiddeti ile yaşamını yitiren B.B’nin ölüm haberini şiddeti meşrulaştıran/gerekçelendiren ve kadın cinayetinde polisin sorumluluğunu aklayan bir biçimde verdi. Doğan Haber Ajansı, Cihan Haber Ajansı kaynaklı haberlerde medyanın kadın cinayetlerinde nasıl erkek egemen dile yaslandığının bir örneği daha açığa çıktı.
Erkek şiddeti ve cinayet meşrulaştırılmaya çalışıldı
Haberlerde katil kocanın ifadesine dayanarak cinayet gerekçelendirildi. Bir kadının yaşamını elinden alan bir erkeğin ifadeleri, kadın cinayeti için herhangi bir “geçerli bir sebep” olabilirmiş gibi haberin kaynağı haline getirildi. Kıskançlık, “kızgın koca” gibi ifadelerle katil erkeğin “öldürme motivasyonu” öne çıkarıldı, sinir krizi, cinnet getirme gibi kavramlarla makulleştirildi.
Seyreden polis “kıskıvrak yakalamış” medyadan polise aklama
Sendika.Org’nin dünkü haberinde de vurgulandığı gibi Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nden polislerin hemen yanı başında bir erkek tarafından en az 10 dakika boyunca şiddet gören ve bıçaklanan bir kadını korumak, saldırganı durdurmak için müdahale etmemesi ana akım medyanın haberlerinde belirtilmedi.
Haberlerde B.B’nin katilininin “yakalanması”, “Koca kaçmak isterken Asayiş Büro Ekiplerinden bir komiserin olay yerinden rastlantı sonucu geçmesi üzerine kıskıvrak yakalandı” cümleleri ile verildi. Bu şekilde haberlere koca şiddetinin meşrulaştırılmasının yanına seyrederek adeta cinayete ortak olan polisin aklanması da eklendi. Oysa saldırgan polisin değil vatandaşın müdahalesi ile durdurulmuştu.Polis artık hareketsiz yerde yatan B.B için yine vatandaşın çağırdığı ambulans saldırı alanına gelirken olay yerine gelmişti.
Medyada “olay yerinden ilk görüntüler” başlığı ile açılan fotoğraf galerilerinde ise polisi “görev başında gösteren” olay yeri inceleme çalışmaları fotoğrafları servis edildi.
Oysa saldırıya dakikalarca şahit olan ve saldırgana müdahale etmeye çalışan herkes Beyoğlu Emniyeti’nden polislerin yaklaşık 30 saniyede saldırı bölgesine ulaşabilecekken tüm seslenişlere rağmen saldırıyı durdurmak için hareket etmediğini gördü.
Sendika.Org
Thursday, August 8, 2013
Subscribe to:
Posts (Atom)